20 Temmuz 2018 Cuma
Bir Halk Efsanesi Olarak Alkarısı
Alkarısı ya da Al basması Türk, Anadolu ve Altay halk inancında hamile ve loğusa dönemindeki kadınlara, yeni doğan bebeklere ve kısraklara musallat olduğuna inanılan bir tür yaratıktır. Yeni doğum yapan kadınların ve bebeklerin ciğerleriyle beslendiğine inanılır. Yine alkarısının bindiği kısrağın yelesini ördüğü ve terletene kadar koşturduğu söylenmektedir.
Bu mitolojinin temeli Şamanizm'e kadar uzanmaktadır. Yukarıda da bahsedildiği gibi alkarısının loğusa ve yeni doğan bebeklerin ciğerleriyle beslendiğine inanılmaktadır. Alkarısından korunmanın yöntemleri vardır. Alkarısının metal eşyalardan, erkek eşyalarından ve kırmızı renkten çok korktuğu söylenmektedir. Bu nedenle loğusa ve yeni doğan bebeğin yalnız bırakılmaması, ışıkların sürekli açık bırakılması, başucuna kuran koyulması, yastığın başına çuvaldız iğnesi batırılması, kapının önüne ters bir şekilde süpürge koyulması, annenin yüzünü kırmızı örtüyle örtmek gibi. Bugün yeni doğum yapmış kadınların başına kırmızı kurdele bağlanması anneyi alkarısından korumak için yapılan bir uygulamadır. Sadece kadına değil yeni doğan bebeğe de musallat olan alkarısı, bebeğin kırkı çıkana kadar onu öldürmeye çalışır. Bu nedenle de yeni doğan bebek asla yalnız bırakılmaz. Kırkı çıkana kadar da anneyle bebek asla dışarı çıkarılmaz.
Alkarısının ilk insandan beri varlığını sürdürdüğü söylenir. Adem'in ilk karısı olduğu söylenen Lilith, Adem'e isyan eder ve ondan uzaklaşır. Tanrı Lilith'e eğer Adem'e geri dönmezse şeytan ve cinlerden olan bütün çocuklarını öldüreceğini söyler. Lilith Adem'e dönmez ve Tanrı onun bütün çocuklarını öldürür. Lilith ise intikam yemini eder ve ademoğullarının bütün yeni doğan bebeklerini öldüreceğini söyler. Yani bir diğer inanışa göre de alkarısı Lilith'dir.
Alkarısını yakalayanların evi albasması ocağı adını alır ve doğum yapan kadınlar bu evi ziyaret ederler. Kendilerine de albasmaması için bu evin ocağından kül alırlar.
Alkarısının Görünümü
Alkarısı uzun boylu, uzun parmaklı, saçları dağınık, vücudu yağlı, el ve ayakları küçük ve dişlek olan çirkin bir kadın olarak tasvir edilmektedir. Parmaklarının eklem yerleri olmadığı gibi, parmaklarının sivri olduğu söylenmektedir. Yine bir inanışa göre alkarısının pişirdiği ekmeğin hiç bitmediği ve çok bereketli olduğu söylenir.
Bilimsel Olarak Alkarısı
Halk arasında alkarısı olarak bilinen mitin bilimsel açıklaması doğum sonrası depresyondur. Doğum eyleminin travmatik oluşu aileye yeni ve savunmasız küçük bir üyenin katılması ve kadının bu yeni sorumluluğa göğüs gerecek yeni roller öğrenmesi sorunların başlamasında önemli bir faktördür. Kadının yaşadığı bu deneyimler onda uykusuzluk, panik, huzursuzluk, korku, bebeği hakkında gereksiz endişe, sık ağlama nöbetleri gibi bazı psikopatolojik davranışların görülmesine yol açar. Bu belirtiler loğusalık döneminde olan kadınların %50-80'inde doğumdan 5-6 gün sonra ortaya çıkar. Belirtiler bu haliyle loğusalık hüznü olarak tanımlanır ve kadın tarafından doktor yardımı olmaksızın atlatılabilir.
Ancak loğusa kadınların %10-15'inde bu durum derin bir hüzün, umutsuzluk, işe yaramama, değersizlik ve suçlama gibi duygularla değişme gösterir. Anne bir taraftan sağlığı ile ilgili endişe ve takıntılar geliştirirken diğer taraftan da bebeğine yabancılaştığını, bakım vermek, kucağına almak istemediğini hissetmeye başlar. Bu suçluluk duygularını daha da derinleştirir ve anne ölümü hatta intiharı bile düşünebilir. Belirtiler bu haliyle doğum sonrası depresyon adını alır. Bu durumda annenin psikolojik destek alması gerekmektedir.
6 Ocak 2018 Cumartesi
Öylesine
Size anlatacağım hikaye toplum içerisinne girememiş, insanlardan kendini soyutlamış, beynini uyuşturmadan dışarıdaki hayata uyum sağlayamayan bir insanın hikayesi. İsmi Ali, Veli, Ayşe, Fatma... İsmi o kadar da önemli değil ama bilin ki böyle insanlar var ve içinizde yaşamaya çalışmaya ve size uyum sağlayamadıkları için bocalamaya devam ediyorlar.
X son derece içine kapanık, arkadaşlarının söylediği olumsuz her seyde alınan hassas yapıda biriydi. Okula başlamadan önce mahalle arkadaşları tarafından hep dışlanmış, bir arkadaş grubu gördüğünde “Acaba beni yanlarına alırlar mı? Yanlarına gidersen,m beni terslerler mi, dışlarlar mı?” korkusuyla yanlarına gitmeye çekinmişti. Hiç unutmuyordu bir keresinde mahallede müzik açılmış herkes eğleniyordu. O da yanlarına gitmişti ve kızlardan biri müziği kapatıp onu kovmuştu. Kendilerine neden böyle davrandıklarını anlayamamıştı. Ne yapmıştı ki onlara sadece yanlarına gidip oturmuştu. Okula başladığında da benzer muameleyle karşılaşmıştı. Arkadaşları onu aralarına almak istemiyorlar, sınıfta yanlarına bile oturmasını istemiyorlardı. “Bonus kafa, senin bıyıkların çıkmış, çirkin, cinsiyetçi, ezık domates...” gibi laflar ederek onunla alay ediyorlardı. Onu örseleyen sadece arkadaşları değil babasının hastalığıydı da. Babası ALS hastasıydı ve hastalığının bir tedavisi yoktu. Babasının gözlerinin önünde günden güne eriyişini izledi. Çocuk aklıyla babasını görür ve düşünmeye başlardı: bir gün kendi işini yapamayacak hale gelecek, yürüyemeyecek, dişlerini fırçalayamayacak tuvaletini bile yapamayacaktı. En acısı da düşündüğü her sey bir bir gerçekleşmişti. Bir yanı eksik büyümüş olduğunu düşünürdü çinki babası yanında olsa bile hep onun eksikliğini hissetmişti.
Yakında liseye başlayacak olan X, lisede her şeyin çok farklı olacağını düşünmüştü. Artık açılacak, konuşacak, bir sürü arkadaşı olacak vs. Ama düşündüğü gibi olmadı. Lisede de hala sessiz, içine kapanık, konuşmayı beceremeyen biriydi. Onun için “varlığıyla yokluğu bir, yürüyen ceset, ruhani varlık, vur ensesine al ekmeğini...” yakıştırmalarını o kadar çok kanıksamıştı ki artık umursamıyordu bile. Hiçbir şekilde konuşamuyor, derste hoca soru sorduğu zaman bana gülerler mi kaygısıyla cevabının bilse bile parmağını kaldırmıyordu. Öyle ağır ve sessiz konuşuyordu ki çoğu zaman arkadaşlarının ona güldüğünü görüyordu. Bir gün okuldan evine doğru giderken yolda arkadaşını görmüş arkadaşı ona selam vermişti. Fakat arkadaşı uzakta olduğu için cevap verememişti. Çünkü bağırmaya çekiniyor, kendi sesinden bile utanıyordu. Arkadaşının ona gerizekalı dediğini duymuştu. Gerizekalı. Bir cevap vermedi diye gerizekalı olmuştu. İnsanlar bazen bu kadar acımasız olabiliyorlardı işte. Okulda voleybol oynadıkları zaman bir yanlış yaptığında kendisine bin türlü laf ediyorlardı. Halbuki alt tarafı bir oyundu ne vardı bu kadar öfkelenecek! Oynayamayacağını, başaramayacağını düşündüğü için okulda beden eğitimi dersinde diğerleriyle birlikte voleybol oynamaz hep bir kenarda oturup onları izlerdi.
X’in bir tane bile olsa arkadaşı olurdu o güne kadar tabi. Babası solunum yetmezliğinden hastaneye kaldırılmış, bilinci kapanmış, bitkisel hayata girmişti. Doktorlar hastalığının son aşamasına geldiğini söylüyorlardı. Sanki biri kendisini bin yıllık güzellikm uykusundan silkeleyip uyandırmış gibi hissediyordu.içinde anlamlandıramadığı bir öfke vardı, her şeye, herkese belki de Tanrı’ya. O günden sonra insanlardan git gide uzaklaşmaya ve daha çok içine kapanmaya başlamıştı. Artık bir tane bile arkadaşı yoktu, o kadar çok bıkmıştı ki insanlardan olmasını dahi istemiyordu. Üniversiteye başladığında bile hala aynıydı. Sınıf arkadaşlarının hiçbiriyle yakınlık kurmamıştı. Planlar yaparlar beraber bir yerlere giderlerdi ama o hep tek başınaydı. Hergün ayakları geri geri gitse de okuldan eve evden okula giderdi.bir gün babasını kaybetti. Altı yıl yaşamıştı. O kadar enfeksiyon geçirip de ölmeyen adam saçma sapan bir safra kesesi taşı yüzünden ölmüştü. O zaman hayatın çok tuhaf olduğunu düşünmüştü. Ecel geldiği zaman en absürd sebepten dolayı bile ölebilirdi insan. Annesi ve kardeşiyle birlikte son kez babasını görmek için morga gitti. Babasını çenesine bağlanmış tülbent bezi ve mosmor olmuş yüzüyle görmüştü. Annesi kendisini tutamayıp ağlamaya başlamıştı o ise ağlamamış, ne kadar istese de ağlayamamıştı. Belki de babası adına seviniyordu. Artık acı çekmeyecekti nasıl olsa. Allak bullak olmuştu. Yaşama sebebim dediği adam, babası, artık yoktu. O ölürse ben de ölürüm diyordu ama onsuz da yaşayabildiğini gördü. Acısı içinde olsa da onu özlese de yaşıyordu işte!
Kardeşi onu facebookta bir gruba ekledi. Bu sorunları yaşayanın sadece kendisi olmadığını gördü. O grup sayesinde de tedavi olmaya karar verdi. Karar verdi vermesine ama iyi bir doktoru nasıl bulacaktı? Yine kardeşinin arkadaşı imdadına yetişmişti. Onun önerdiği doktora annesi ile birlikte gitmişti. Doktorla konuşunca ilk defa birinin kendisini anlamaya başladığını hissetmişti. Ona lakaplar takmamış, yargılamamış, başkalarıyla kıyaslamamış, biraz şöyle ol böyle yap diye kendince öğüt vermeye çabalamamıştı. Sadece dinlemişti. Ona ilaç vermişti. İlaçlar sayesinde biraz olsun rahatlamış, insanlarla artık daha rahat iletişim kurmaya başlamıştı. O zaman anlamıştı bunca sene saçma sapan bir şey yüzünden çekindiğini.
X son derece içine kapanık, arkadaşlarının söylediği olumsuz her seyde alınan hassas yapıda biriydi. Okula başlamadan önce mahalle arkadaşları tarafından hep dışlanmış, bir arkadaş grubu gördüğünde “Acaba beni yanlarına alırlar mı? Yanlarına gidersen,m beni terslerler mi, dışlarlar mı?” korkusuyla yanlarına gitmeye çekinmişti. Hiç unutmuyordu bir keresinde mahallede müzik açılmış herkes eğleniyordu. O da yanlarına gitmişti ve kızlardan biri müziği kapatıp onu kovmuştu. Kendilerine neden böyle davrandıklarını anlayamamıştı. Ne yapmıştı ki onlara sadece yanlarına gidip oturmuştu. Okula başladığında da benzer muameleyle karşılaşmıştı. Arkadaşları onu aralarına almak istemiyorlar, sınıfta yanlarına bile oturmasını istemiyorlardı. “Bonus kafa, senin bıyıkların çıkmış, çirkin, cinsiyetçi, ezık domates...” gibi laflar ederek onunla alay ediyorlardı. Onu örseleyen sadece arkadaşları değil babasının hastalığıydı da. Babası ALS hastasıydı ve hastalığının bir tedavisi yoktu. Babasının gözlerinin önünde günden güne eriyişini izledi. Çocuk aklıyla babasını görür ve düşünmeye başlardı: bir gün kendi işini yapamayacak hale gelecek, yürüyemeyecek, dişlerini fırçalayamayacak tuvaletini bile yapamayacaktı. En acısı da düşündüğü her sey bir bir gerçekleşmişti. Bir yanı eksik büyümüş olduğunu düşünürdü çinki babası yanında olsa bile hep onun eksikliğini hissetmişti.
Yakında liseye başlayacak olan X, lisede her şeyin çok farklı olacağını düşünmüştü. Artık açılacak, konuşacak, bir sürü arkadaşı olacak vs. Ama düşündüğü gibi olmadı. Lisede de hala sessiz, içine kapanık, konuşmayı beceremeyen biriydi. Onun için “varlığıyla yokluğu bir, yürüyen ceset, ruhani varlık, vur ensesine al ekmeğini...” yakıştırmalarını o kadar çok kanıksamıştı ki artık umursamıyordu bile. Hiçbir şekilde konuşamuyor, derste hoca soru sorduğu zaman bana gülerler mi kaygısıyla cevabının bilse bile parmağını kaldırmıyordu. Öyle ağır ve sessiz konuşuyordu ki çoğu zaman arkadaşlarının ona güldüğünü görüyordu. Bir gün okuldan evine doğru giderken yolda arkadaşını görmüş arkadaşı ona selam vermişti. Fakat arkadaşı uzakta olduğu için cevap verememişti. Çünkü bağırmaya çekiniyor, kendi sesinden bile utanıyordu. Arkadaşının ona gerizekalı dediğini duymuştu. Gerizekalı. Bir cevap vermedi diye gerizekalı olmuştu. İnsanlar bazen bu kadar acımasız olabiliyorlardı işte. Okulda voleybol oynadıkları zaman bir yanlış yaptığında kendisine bin türlü laf ediyorlardı. Halbuki alt tarafı bir oyundu ne vardı bu kadar öfkelenecek! Oynayamayacağını, başaramayacağını düşündüğü için okulda beden eğitimi dersinde diğerleriyle birlikte voleybol oynamaz hep bir kenarda oturup onları izlerdi.
X’in bir tane bile olsa arkadaşı olurdu o güne kadar tabi. Babası solunum yetmezliğinden hastaneye kaldırılmış, bilinci kapanmış, bitkisel hayata girmişti. Doktorlar hastalığının son aşamasına geldiğini söylüyorlardı. Sanki biri kendisini bin yıllık güzellikm uykusundan silkeleyip uyandırmış gibi hissediyordu.içinde anlamlandıramadığı bir öfke vardı, her şeye, herkese belki de Tanrı’ya. O günden sonra insanlardan git gide uzaklaşmaya ve daha çok içine kapanmaya başlamıştı. Artık bir tane bile arkadaşı yoktu, o kadar çok bıkmıştı ki insanlardan olmasını dahi istemiyordu. Üniversiteye başladığında bile hala aynıydı. Sınıf arkadaşlarının hiçbiriyle yakınlık kurmamıştı. Planlar yaparlar beraber bir yerlere giderlerdi ama o hep tek başınaydı. Hergün ayakları geri geri gitse de okuldan eve evden okula giderdi.bir gün babasını kaybetti. Altı yıl yaşamıştı. O kadar enfeksiyon geçirip de ölmeyen adam saçma sapan bir safra kesesi taşı yüzünden ölmüştü. O zaman hayatın çok tuhaf olduğunu düşünmüştü. Ecel geldiği zaman en absürd sebepten dolayı bile ölebilirdi insan. Annesi ve kardeşiyle birlikte son kez babasını görmek için morga gitti. Babasını çenesine bağlanmış tülbent bezi ve mosmor olmuş yüzüyle görmüştü. Annesi kendisini tutamayıp ağlamaya başlamıştı o ise ağlamamış, ne kadar istese de ağlayamamıştı. Belki de babası adına seviniyordu. Artık acı çekmeyecekti nasıl olsa. Allak bullak olmuştu. Yaşama sebebim dediği adam, babası, artık yoktu. O ölürse ben de ölürüm diyordu ama onsuz da yaşayabildiğini gördü. Acısı içinde olsa da onu özlese de yaşıyordu işte!
Kardeşi onu facebookta bir gruba ekledi. Bu sorunları yaşayanın sadece kendisi olmadığını gördü. O grup sayesinde de tedavi olmaya karar verdi. Karar verdi vermesine ama iyi bir doktoru nasıl bulacaktı? Yine kardeşinin arkadaşı imdadına yetişmişti. Onun önerdiği doktora annesi ile birlikte gitmişti. Doktorla konuşunca ilk defa birinin kendisini anlamaya başladığını hissetmişti. Ona lakaplar takmamış, yargılamamış, başkalarıyla kıyaslamamış, biraz şöyle ol böyle yap diye kendince öğüt vermeye çabalamamıştı. Sadece dinlemişti. Ona ilaç vermişti. İlaçlar sayesinde biraz olsun rahatlamış, insanlarla artık daha rahat iletişim kurmaya başlamıştı. O zaman anlamıştı bunca sene saçma sapan bir şey yüzünden çekindiğini.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
